Hakikat Bir Kaleci Gibi Görünmezdir
Spor branşları arasında yer alan futbol ülkemizde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Futbol sayesinde vatandaşlarımız toplu olarak bir araya gelip kaynaşırlar. Hatta bu spor dalı neredeyse tek ortak noktamız olma durumunda. Bu sebeple etkileşimlerimizde ziyadesiyle önemli bir yer tutmaktadır. Çocukken mahalle aralarında plastik topla oynanan maçlardan stadyumların içerisine kadar uzanan bu yol, kimi zaman öyle başarı hikâyeleri doğuruyor ki ülkenin moral ve motivasyon seviyesi bir anda tavan yapıyor. Büyük çalkantılı anlarımızda bile bir maçla her şeyi geride bırakıp birleşebiliyoruz. Hele ki Galatasaray’ın 2000’deki UEFA Kupası ve Süper Kupa zaferleri, Fenerbahçe’nin 2008 yılındaki Şampiyonlar Ligi çeyrek final başarısı, A Millî takımımızın 2002 Dünya Kupası üçüncülüğü ve 2008 Avrupa Şampiyonası yarı finali… Tüm bu anlarda, ülkedeki adalet, ekonomi, siyaset ve sosyal meselelerin gürültüsü bir süreliğine unutuluyor. Hassas olduğunu düşünen bir kalp, böylesi bir şeyden doğan birlikteliği çok itici ve iğrenç bulabilir, anlayışla karşılamak gerek. Yalnız unutulmamalıdır ki her zaman büyük meseleleri çözen bir itici güç gereklidir. Zihinsel ve analitik başarısızlıktan kaynaklı aktarılamayan daha doğrusu yanlış anlatılan hakikatler… Hiç olmazsa böylesi bir şeyle en kırılgan fikirleri bir araya getirebiliyor. Bu yüzden bunun kayda değer anlamı olmalı. Hatta buradan onu yakalayıp hakikatle harmanlamalı. O zaman hakikati anlatmak için sporu bir araç olarak kullanabilmeliyiz. Tribünde, kahvede, otobüste aynı heyecanı yaşayacağımız her yerde…
Bu başarıların ardından çoğu zaman kimi futbolcularımız bavullarını toplar ve daha büyük bir takımda oynamak üzere yurtdışına doğru yola çıkar. Dünyaca ünlü kulüplerin radarına giren futbolcularımız, “bizden biri” olarak gurur kaynağımız oluverirler. Ne var ki sahadaki herkes bu biletin sahibi olamaz. Örneğin kalecilerimiz… Onların işi değer mevkilerde oynayan sporculara göre çok daha zordur. Yurtdışı bileti için onların sergilediği performans daha belirgin ve daha kritik bir noktada yer almak zorundadır.
Rüştü Reçber, Fenerbahçe kalesinde devleştiyse 2002 Dünya Kupası’nda da milli formayla destan yazmıştı. Turnuvanın ardından Barcelona gibi bir devin yolunu tutup İspanya’ya gitmişti. Rüştü, her ne kadar beklediğimiz kadar kalıcı olamasa da bu transfer, dünya üçüncülüğünde gösterdiği üstün çabanın bir meyvesiydi. Yani kaleci olarak “sınır ötesi” için önce destansı bir turnuva performansı şart gibi görünüyor.
Diğer mevkilerde işler daha farklıdır. Örneğin Avrupa Kupa Şampiyonası gibi önemli bir maçta bir forvet, iki gol atarsa hemen ertesi gün menajerinin telefonu transfer ihtimali için çalabilir. Bir orta saha oyuncusu şampiyonanın bilmem kaçıncı maçında beş kilit pastan sonra gol atarsa hemen “takip edilecekler” listesine adı yazılır. Ama kaleci… Onun durumu çok farklı, o turnuvanın sonuna kadar istikrar gösterip beklemek zorundadır. Çünkü kaleci, sahada en az görünen kahramandır. Gol yerse hüzünde, takımı gol atarsa sevinçte; tek başına ve yalnızdır. Yaptığı kurtarışlar bile çoğu zaman görünmezdir ama hataları anında manşetlere konu olur.
Elbette istisnaları vardır. Altay Bayındır’ın Manchester United’a transferi, bir kaleci için “evet, bu iş olabilir.” Evet, bizim de kalecilerimizin hakkı verilecek, dedirtti bizlere. Volkan Demirel’in bir dönem Roma ile anılması da aynı umudun filiziydi. Ancak genele baktığımızda, kalecilerimiz, forvetlerimiz ya da kanat oyuncularımız kadar yurtdışında boy gösteremiyor.
Neden mi? Birincisi, dünyadaki kaleci havuzunun darlığı. İkincisi, kaleci tanıtımının yeterince yapılmayıp haklarında pek konuşulmaması. Üçüncüsü, ülkemizin genel yapısı hücumcuma yönelik, kaleciler çoğu zaman “aman hata yapmasın” gözüyle hırpalanıyor oluşları. Ve dördüncüsü, ki bu en önemlisidir: Takımlarımızın uluslararası arenalarda çok da başarılı olamaması.
Tüm bunlara rağmen kalıp kırılmaya açıktır. Büyük bir turnuvada güven veren, istikrarlı ve göz alıcı bir performans… İşte her büyük takımın aradığı şey budur… Eldivenlerini bavula, pasaportunu cebine koydurabilir. O gün geldiğinde, belki de manşet şöyle atılacaktır: “Doğu dünyasından gelen kaleci Avrupa’yı fethetti.” İşte o zaman, tribünde, kahvede, otobüste aynı heyecanı yaşayacağımız her yerde… Masanın üzerinde tüm eller birleştirilir, “bu da bizim eldivenli gururumuz” dedirtir bizlere.