Ateist Dostlara Bir Deklarasyon

Ateist dostlar,

Bu sizi ön yargıya değil, dikkate ve hakikate davet eden kısa bir deklarasyondur. Yaşadığımız şehirlerde bir takım kişiler ya da kurumlarca inancı olan insanlar çoğu zaman “bilim dışı”, “yobaz” ve “dogmatik” diye yaftalanıyor. Melek, cin, şeytan gibi görünmeyen varlıklara ve gözle sınanamaz olana —Yaratıcı’ya— iman ettikleri için inançlıların (sözüm ona) akılları küçümseniyor. Oysa iman, ancak doğası gereği mikroskopa sığmayan bir alanın konusu olabilir. Metodun nesnesi ile metodun sınırları farklı farklıdır. Halk diliyle söylemek gerekirse bir teleskop, vicdanı göstermez ve gösteremedi diye vicdan yok sayılamaz. İmanın varlığı, laboratuvarda değil; akıl yürütmede, varlık tasavvurunda ve tecrübelerdedir.

Öncelikle bilime saygı duymakla bilimi mutlaklaştırmak arasındaki farkı ortaya koyalım. Bilim, İnsanoğlunun doğayı açıklamak için ürettiği en eşsiz sahadır. Fakat yöntemi gereği “geçici doğrular” üretir ve yeni verilerle güncellenir, teorisini sil baştan düzenler. Bu, bilimi zayıflatan bir şey değildir. Tam tersine onun gücünü arttırır. Ne var ki, bu gücü “kesin ve tartışılmaz” bir inanç gibi görmek ve sarsılmaz bir fikirle savunmak (hele ki dünün “tabiat kanunu” dediğimiz hükümlerini bugün daha etkili bir kuramla açıklamak varken) bizzat bilimin ruhuna aykırı ve terstir. İnançlı bir birey olarak itirazımız asla bilime dair değildir. Karşı çıktığımız nokta bilimin, felsefeye ve teolojiye hükmeden bir total dogmaya dönüşmüş olmasınadır. 

Şunu unutma “inançlı olan aklını askıya alır” yargısı da kolaycı ve kaçak dahası kestirme bir yoldur. Tarihin gördüğü en çetin akıl yürütmeleri, Tanrı’nın imkânı ve âlemin anlamı üzerine düşünen insanlar tarafından inşa edilmiştir. Bir inançlı hele ki bir Müslüman, “aklını kenara koyup koşulsuz inanıyorum” demez. O “aklını sonuna kadar kullanıp, aklın işaret ettiği daha doğrusu durduğu sınırda iman ediyorum,” der. Çünkü iman, sadece duygu değil; irade ve sorumlulukla kararı verilmiş bir ön kabuldür. İnancın görünmeyeni konu edinmesi, onu “akla aykırı” kılmaz; olsa olsa ancak “deneye kapalı” kılar o kadar. Bu ayrım gözden kaçırıldığında, düşüncenin yerine etiket, argümanın yerine alay geçer. Tıpkı dünyanın evrildiği bu hal gibi. 

“Dinin sebep olduğu vahşet” itirazı da sık duyulur hale gelmiş vaziyette. Vahşet (hangi bayrakla, hangi sloganla, hangi fikir uğruna yapılırsa yapılsın) insanın eseridir. Dinin özünden gelmez bu. Vahşet eyleminin kimi zaman insanın lider olma, yönetme, öne geçme, kitleleri peşinden sürükleme vb. gibi hırslarından beslenir kimi zaman ise farklı çok iğrenç nedenleri olur. Buna her fikir de, her oluşum da ya da her cemaatte rastlamak mümkündür. Hiçbir zaman tek başına sınırlı bir yerle alakalı değildir. Hayvani dürtülerden dolayı gerçekleştirilen eylemlerin bir sonucu olarak ateizm doğamaz. Çünkü bu durumun bir benzerini onların içerisinde de fazlasıyla buluruz. Yani bir öğretinin suistimali, öğretinin kendisinin reddi için yeterli gerekçe olsaydı, bilim adına işlenen tüm yanlışlar sebebiyle bilimi de terk etmemiz gerekmez miydi (Bakınız atom bombası, yapay ve sentetik yiyecekler, kimyasal buluşlar)? Müslüman’ın iddiası, “en güzel davranış”a çağrı üzerindedir. Adalet, merhamet, emaneti ehline vermek, zulme karşı durmak, suça suçun nispetince ceza vermek, sosyal ve ekonomik denge kurmak… Kusur, metnin değil; metni kendi düşünceleri için kullanan ellerindir. Bardak başkası tarafından kırılacak diye su içmekten… 

Şüphe, düşüncenin düşmanı değil, ham maddesidir . İnanan da şüphe duyar. Duymak zorundadır. Hatta gerçek bir iman ancak ve ancak şüpheli sorularla olgunlaşır. Ve yine şüpheyle sağlamlaşır. Fakat şu da bir gerçekti ki ateist söylem, bilimin getirdiklerini ile dinin ve belki felsefenin varlık hakkındaki metafizik ön görüşünü kesinliğe dönüştürme eğilimindedir. Halbuki “Tanrı yok” hükmü de deneyin sınırlarını aşar. bu nedenle, en az “Tanrı vardır” önermesi kadar felsefi bir iddiadır ve delil ister. Eğer inanan, “akıl yürütmelerim beni bir Yaratıcı fikrine götürüyor” diyorsa, ateistin de aynı ciddiyetle “akıl yürütmelerim neden beni yokluğa götürüyor?” sorusunu gerekçelendirmesi beklenir. İnançlının gerekçesi bin yıllardır şekillenip büyüyor. Peki ateist gerekçe nerede? Hatta öyle ki inanç, Yaratıcı’dan bahsettiği zaman: Yeri, göğü ve ikisi arasındaki her şeyi yaratan. Her şeyi duyan, gören; istisnasız her şeye hükmü geçen ve en geniş anlamıyla ol deyince olduran bir mutlak güce teslim olma biçimidir. Ateist karşı çıkışın da en az bu gerçeğe denk bir geekçesinin olması gerekmez mi? 

Bilim–iman ilişkisinde doğru pozisyon, ikisini hasım değil, alanları farklı iki komşu bilmekte gizlidir. Bilim “nasıl”ı, din “niçin”i konu edinir. Biri mekanizmayı ya da sitemi , diğeri manayı ya da hakikati tartışır. “Niçin” sorusunu susturduğunuzda, insan, insan olma yolunda kaybolur. Amaç, değer ve sorumluluğu insandan aldığınız zaman iyi ve kötünün karmaşası içerisinde iyinin hiçbir değeri kalmaz. Öyle ya nsan, yalnızca hesaplayan bir canlı mı ki ondan sorumluluğu söküp alalım. Oysa sorumluluk anlam arar, ölümün kıyısında “ben kimim, varoluş ile ne kastediliyor,” dedirtir. Mezarlığın sessizliğinde herkes metafizikçidir ve ölümün ateisti yoktur. Çünkü “son”u konuşurken, bilimsel yöntemin dışına itiliriz her zaman. 

Müslüman’ın teklifi şu: Dünya, kör bir tesadüfün sahnesi değil; düzen ve imzanın işaret ettiği bir kitabın okunan ilk sayfasıdır. Akıl bu işaretleri okur, vicdan tasdik eder, kalp o tasdikle huzura kavuşur. İman, düşünmeyi iptal etmez; düşünmeye yön, hayata bir maksat verir. Elbette inanan da yanılabilir, günaha düşebilir. Fakat hatayı imanında değil, nefsiyle giriştiği mücadelesi de aramak gerek. Bu yüzden dindarın kusuru dinin var olmayışıma delil olamaz. Tıpkı kusurlu davranan bir bilim insanının bilimin olmayışına delil olamayacağı gibi.

Sizden ricam, önce “makuliyet” terazisini kurun. Delil dediğimiz şey, yalnız laboratuvar raporu değildir ki. O, tutarlılık, açıklayıcılık, varlıkla uyum, vicdanî sezgi, insan deneyimi de kapsar. “Sadece ölçtüğüm var” dediğinizde, ölçemediğiniz en temel şeyleri (özgür irade, adalet duygusu, ahlâkî yükümlülük) ya yok sayacak ya da çelişkiye düşeceksiniz. Oysa her gün bu görünmeyenlerin dilini konuşuyor, onların hatırına bedeller ödüyoruz. Eğer vahşi bir hayvan gibi değilsek (olan durumları göz ardı ediyorum şu an) bunun bir nedeni olmalı? 

Sözüme, Hz. Alinin meşhur bahsini hatırlatarak bağlamak isterim: “Eğer yoksa benim kaybedecek bir şeyim yok, ama ya varsa sen ne yapacaksın?” Bu soru, korkutmak için değil, ciddiyet daveti için soruluyor. Eğer yol mezarda bitmiyorsa (ki bu ihtimali akıldan büsbütün silmek de kimsenin harcı değil) yaşamımızın ebedî bir karşılığı olacak demektir. 

Bizler sizden ayrı bir kabile değiliz. Aynı göğün altında, aynı soruları yüreğimizde taşıyoruz. Farkımız şu: Benim “niçin”im, sizin “nasıl”ınızla kavga etmiyor. Onunla konuşuyor. Ama tersi durumda siz bizimle kavga edip bizi yok etmek istiyorsunuz. Gelin, alayın yerine argümanı, dışlamanın yerine adil tartıyı, peşin hükmün yerine iyi niyeti koyalım. Eğer yanılıyorsam, hakikatin benden yana olmasını değil, benim hakikatten yana olmamı dilerim. Eğer siz yanılıyorsanız, gün gelir hakikate teslim olduğunuzda sizi karşılayacak şey utanç değil, esenlikle karşılanacak bir kucaktır. Yeter ki her birimiz, zihnimizin keskinliğini kalbimizin adaletiyle tamamlayalım. İnancın bizi en güzeliyle düzeltmesi ya da buna Allah’ın bir kapı açması duasıyla. 


Mustafa AYYÜREK

  • İlişkili Olduğu Yazılar

    İnancın Plasebo Etkisi

    İnancın Plasebo Etkisi Evet! İnsan! İnsan hastalanır. İlkin insanın kalbi hastalanır sonrasında bedeni. İnancın Plasebo Etkisi Evet! İnsan! İnsan hastalanır. İlkin insanın kalbi hastalanır sonrasında bedeni. Demek ki öksürüğün, göğüs…

    Oku

    Kötülük Kötüdür Peki ya İyilik

    Kötülük Kötüdür Peki ya İyilik

    Oku

    Okuyucu Yorumları (0)

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir