Hayatın Anlamı Nedir?

Hayatın Anlamı Nedir?

(Muhteşem Üçlü’nün Kıyısında)

Karanlık odadaki insan tek başına kaldığı an, kendi zihninin yankılarıyla tükenmeye başlar. Zaman, giyotinle kafayı kesen bir bıçak gibi işkenceyle ilerlerken, tek gerçek soruyu sadece gece fısıldar. “Neden buradasın?” Bu soru, asırlarca değişmeyen tek hakikat gibi karşımıza dikilir ve insanı cevabı olmayan bir sorunsala mahkum eder. Çünkü varoluş, kendisini açıklamaya yanaşmayacak kadar gizemlidir. O gizem her saniye boyunca yalnızca oradadır. Yani aklımızın bizi kurcaladığı en kara diplerinde. Ve bize, sanki bir lanetin mirasçısıyız da bu anlam boşluğunu doldurmak zorundaymışız gibi hissettirir bu soru. Şimdiki zamanı bir hiç hükmüne indirger ve bizi perçemimizden yakalayıp alaşağı eder.

O antik filozoflar “anlam senin hayata yüklediğin kadarıdır” diyerek bu boşluğu doldurmaya çalıştı. Oysaki insan kalbi kolayca teslim olmaz. Ve olmadı da! Çünkü bir şeyin sadece bizim verdiğimiz kadar değerli olması, içimizdeki o dipsiz uçurumun sesini susturmaya yetmezdi. Yetmedi de! Öyleyse anlam, zihne çakılacak mıh çivisi gibi kalıcı bir olmalıdır. Her an varlığını koruyup işte bu dedirtmelidir. Bireysel bir tercihin ötesinde bulunup kolektif bir hafızada, geçmişin gölgelerinde yer edinmelidir. Peki öyleyse bu gölge nedir? Ne olmalıdır?

İşte tam burada devreye anılar girer. Yaşanmışlıklar. Hayaller. Rüyalar. Fantastik düşünceler. Hiç var olmayan ama yine de izi, hatırası olan… Anı, insanın fırtınaların ardında bıraktığı en kalın sesidir. Bedeni toprağa karışıp kemikleri kaybolsa bile, izini taşıyan köşe taşlarıdır. Bulmak isteyeni bekleyen. Tıpkı Coco’daki o müzisyen gibi. İnsan neyle anılsa, neyle hatırlanırsa odur, derler ya, işte öyle bir şey! Bir gün gelip de sessizliğe gömüldüğümüzde, bizden geriye kalan şu… Tenimiz ölümü hak etmek için yaratılmıştır. Oysa bizim geriye bıraktığımız hikâyelerimiz, yaşattığımız duygular, mücadelelerimizin peşinden yayılan rüzgarın uğultusu. İşte bunlar hep var olmaya devam edecek yegane şeylerdir.

Sanatla, edebiyatla, müzikle, şiirle… Sinemayla… Büyük anlatılar bize bunu hep fısıldıyor. Shawshank hapishanesinin taş duvarları arasında Andy Dufreyne’nin özgürlük hayali… Bu yalnızca onun kendi kaderini değil, tüm insanlığın umut ihtiyacını temsil etmez mi? Batman’in karanlık şehrinde suçla mücadelesi, yalnızca kişisel bir öfkenin değil, insanlığın kendi karanlığıyla boğuşmasının metaforu değil midir? Ya da Çağrı filminde İslam’ın doğuşunu izlerken hissettiğimiz şey, yalnızca tarihî bir olay değil; hakikatin uğruna verilen mücadelelerin insan hafızasında bıraktığı yankının ta kendisi değil midir? O halde bir daha düşünün anlama nedir? Sen neden buradasın? Neden hiçbir şey yokken her şey var?

Anlam… Anlam, gelecekte değil, bugünde de değil… Geçmişin içerisinde, tozlanmış rafların arasındaki yaşamlarda saklıdır. Bizim için anlamlı olan, geriye baktığımızda hatırladığımız hikayemizdir. Çünkü hafızanın kurulması için mücadele şarttır. Ve hafıza anlamı tazeleyen, varoluşu haklı kılan tek gerçekliğimizdir. Anılar anlamdır. 

Müneccimlerin uyukladığı kim gecelerde eskimiş bir fotoğrafın tozlu yüzeyine bakınca varlığımızın kıymetini anlarız. O an, içimizi bir ürperti kaplar. Çünkü anı, yalnızca sevinci değil, acıyı da taşır. Hatta çoğu zaman en kalıcı olan, acının izidir. İnsan ruhu, yaralarının gölgesinde kendisini tanır. Ne kadar çok yara aldıysa, o kadar derinleşir. İşte gotik olan tam da budur: anlamın kaynağı ışıkta değil, gölgede aranmalıdır. İnsan, gölgesiz bir ışığın altında körleşir; fakat karanlıkta gözleri keskinleşir, kendi varoluşunu görmeye başlar.

O hâlde hayattaki anlam arayışının uzantıları, yalnızca kendi yaşadıklarımızda değil; aynı zamanda başkalarına yaşattıklarımıza da bağlıdır. Bizden bir yârâ, bir çocuğa, anne-babaya ya da herhangi birine bıraktığımız hoş bir tebessüm, ince bir cümle, ferahlatıcı bir dua, farkında olunmadan yapılmış bir güzellik ya da iz bırakılmış bir hareket… Bunlar yıllar sonra bir yürekte karşılık bulduğunda, hayatımız bambaşka bir kişinin hikâyesi olur. Böylece yaşam, yalnızca bireysel bir serüven olmaktan çıkıp, zincirleme bir hatırlayışa dönüşür. O an kişi ölmüş bile olsa söz konusu o şeyler onun bir zamanlar varoluşunu anlamlı kılar. Bakınız Sokrates, Buda, Platon, Descartes… Şimdi sormak isterim birbirinden ayırt edemeyeceğim hangi peygamberin yaşamı anlamsız olabilir? Hangi hakikat savunucusunun baş koyduğu yolun karşılıksız olduğu ifade edilebilir? Demek ki anlam, geçmişin üzerimize örteceği şeffaf tülbente sarılı şimdiki zaman hazinesinin ta kendisidir.  

Geçmişin tortu şeklinde bir dağ gibi yücelmesi… İnsanı diğer varlıklardan ayıran şey belki de tam olarak budur. Hayvan, doğar, yaşar, ölür; iz bırakmaz. Bitki toprağa karışır, yeniden doğar; ama hafızası yoktur. İnsan ise, yaşadığı her şeyle bir etki alanı yaratır. Kimi zaman kelimelerle, kimi zaman sanatla, kimi zaman da sessiz bir fedakârlıklarla. Bazen yoldaki bir kayayı kaldırıp dağı delmekle, bazen çöle düşüp vahaya ulaşmakla… İnsanı ölümsüz kılan şey anılardır. Anılar ise anlam…

Sinema, müzik, edebiyat… Bunlar birer taşıyıcıdır. Sarsılmaz bir kalenin burçları gibi… Onlar, insanlığın ortak hafızasını saklayan gizem sandıklardır. Çünkü anlam, tek üretilmez. Anlam, birlikte örülecek hikâyelerin toplamıdır. Antik Çağ, Demir ve Tunç Çağı, Yeni ve Yakın Çağ, Karanlık ve Asrı Saadet Çağı… Her biri bir diğerinin ayrılmaz parçasıdır. Bir filmin kilit sahnesinde gözyaşı döktüğümüzde, aslında kendi yaramızın başka birinin hikâyesinde nasıl da yankı bulduğunu fark ederiz. İşte o an, anlam yeniden, bir daha, bir daha çiçek açmış olur.

Anlamalıyız ki, hayatın anlamı üzerine felsefi tartışmalar eksik ve yavandır. Çoğu zaman ise ruhsuzdur. Çünkü anlam bir kavram değildir. O en olunmadık şekillerde yansıyan izdir. O halde iz bırakmayan, yaşamamıştır. Yaşamayanın zaten bir anlamı yoktur.

Öyleyse anlam dediğimiz şey tam olarak nedir, diye bir kez daha düşünmek gerek.


Ölümden sonra bile birilerinin kalbinde yankılanmaya devam eden, silinmeyen bir iz bırakmak. Ya da yaşarken tebessümle hatırlayan bir çocuğun gözlerinde saklanmak.

 

Mustafa AYYÜREK



  • İlişkili Olduğu Yazılar

    İnancın Plasebo Etkisi

    İnancın Plasebo Etkisi Evet! İnsan! İnsan hastalanır. İlkin insanın kalbi hastalanır sonrasında bedeni. İnancın Plasebo Etkisi Evet! İnsan! İnsan hastalanır. İlkin insanın kalbi hastalanır sonrasında bedeni. Demek ki öksürüğün, göğüs…

    Oku

    Kötülük Kötüdür Peki ya İyilik

    Kötülük Kötüdür Peki ya İyilik

    Oku

    Okuyucu Yorumları (1)

    Tekrarın Hakikati - Fay Hatları Ekim 25, 2025 saat 9:24 pm

    […] harf arasında seçim yaparız. Her biri tanıdık, her biri ortak bir mirasın parçasıdır. Buna üç harf daha eklediğimizde dil değişir ancak anlam yine aynı anlamdır. Söz yine tekrarlanmış başka bir sözdür. […]

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir