İdealist Akademisyen Sorunsalı ( Şahinler, Osmanlar, Cananlar, Hülyalar, Büşralar için… ve Haksızlığa Uğratılan Herkes için… Evet, Senin İçin)
İdealist Akademisyen Sorunsalı
Akademisyen denince zihnimizde beliren ilk şey bilim adamı oluyor. Evet, bilim adamı! (Man of science)! Onlarla özdeşleşmiş ütülü ceket, kalın tok ses tonu, bilgiyle donatılmış zihin ve yüksek idealler… Ya da sizin aklınıza ne geliyorsa! Bu imaja uzun süre inandık. Hâlâ da inanmak istiyoruz. Çünkü ancak öyle rahatlayabiliriz. Bir konu hakkında bizden daha derin bilgiye sahip diplomalı insanların olması modern çağın vazgeçilmez ön koşuludur. Bilginin güvenli ellerde olduğunu düşünmek, toplumu dünyaya karşı emniyette hissettirir/di/. Oysa son yıllarda bu imaj çatlamaya, un ufak olmaya başladı. Akademisyenlerin alanlarına ne kadar hâkim olduklarını sorgular olduk. Bu sorgulama bazen haksız, bazen sert, bazen de genelleyici olabiliyor. Fakat dile getireceğim şey bu değil. Benim derdim daha farklı… Daha sessiz, daha derin ve daha can yakıcı bir yerde duruyor. İdealist profilin altında kendimizi bulduğumuz çukur ve akademisyenlerin belleğimizde yarattığı hayal kırıklığı.
Artık herkesin şüphesi var. Ne hakkında olduğu zaten malum. Bu şüpheler çoğu zaman alan bilgisi üzerinden dile getiriliyor. Söz konusu kişi alanına “hakim mi, değil mi” tartışması etrafı kasıp kavuruyor. Bunun sebepleri ayrı bir yazının konusu. Dedim ya benim derdim daha başka bir yerde duruyor. Daha görünmez, daha yürek incitici bir yerde. İdealizmle alçaltılmış bir hayalden söz ediyorum. Bir yanılsamadan.

İnsanın hülyalarının peşinden gitmesi… Onun için çaba sarf etmesi, onu bir amaç hâline getirmesi müthiş bir şey. Dünyada pek az şey bu duyguyla boy ölçüşebilir. Düşünün! Okuyabilmek için çalışıyorsunuz, okuduğunuz için para kazanıyorsunuz, uykusuz kalıyorsunuz, sabahlayıp geceliyorsunuz…. Ve yaptığınız bilimsel çalışmalarla dünyaya yön verdiğinize inanıyorsunuz. Matematikçiler düşüncenin temelini attı.Fen bilimleri hayatın her anını kolaylaştıran sayısız buluşa imza attı. Sosyal bilimciler bireyi ve toplumu birbirine uyumlu hale getirdi, kopan bağları onarmaya çalıştı. Din bilimleri, doğaüstü olanı anlamlandırmak için Tanrı’nın varlığının mümkün olması gerektiğini açıkladı. Spor bilimleri sağlıklı bireyler için mücadele verdi. Edebiyat ruhumuzdaki boşlukları doldurdu; müzik kalbin dokunulmamış yerlerine şiirle birlikte ulaştı. Tiyatro ve sinema hepsini bir araya getirerek yaşamı sahneledi. İyisiyle kötüsüyle çok şey yapıldı, çok şey üretildi. Hepsinin en tepesinde tabii ki akademisyenler vardı.
Ama…
Ama ya öğrencilere ne verildi? Öğrencilere şimdi ne veriliyor? Haksızlığa uğratılanlar…
Bu soru nedense hep geçiştirildi. Öğrenciler yeterince dinlendi mi? Gerçekten dinlendi mi? Hayır, hiç sanmıyorum. Dinlemek zahmetli bir iş. Sorumluluk ister, harekete geçmeyi gerektirir. Evet, çoğunlukla dinlemek, bilmekten daha ağır bir yüktür. Dinlemek, kürsüden inmeyi, koltuğu paylaşmayı,susmayı gerektirir. Peki, yol gösterildi mi? Yoksa yolda kalmalarına göz mü yumuldu? Bile isteye… Evet, öğrenciler her zaman yalnız ve yüz üstü bırakıldılar. En acı olan da idealist bir portre çizen akademisyenlerin bunun en başında yer alması. Nerede çalışkan ve başarılı bir öğrenci haksızlığa uğratılmışsa çoğunlukla arkasında idealistim diyen bir akademisyenin çıkması hiç de şaşırtıcı olmuyor.
Düşünün… Düşünmeye devam edin…
Yüksek başarı gösteren bir öğrenciyi! Çalışkan, meraklı, belki de bir alanda hocasından bir adım önde. Belkide farklı farklı sebeplerden sonradan kendini bulmuş, geç kalmış biri… İşte tam o anda tuhaf bir şey olur. Akademisyen, öğrencisinin kendisinden bir yönüyle daha iyi olduğunu fark ettiği an… O an, öğrencinin sonu olmaz mı? Takıntı başlamaz mı? Görmezden gelmeler, küçümseyici bakışlar, ölçüsüz sertlikler, baş göstermiş haksızlıklar… Dereceyle mezun olabilecek bir öğrencinin okulunun uzamasına sebep olmak..? Devam sorunu olmadığı, sınavda yüksek puan aldığı hâlde, “devamsızlık” gibi gerekçelerle önü kesilmedi mi?
Bunlar istisna mı? Belki. Ama istisnalar hayatın kendisi değil mi zaten? Bunlar hayatın olağan akışında yok mu? İdealist olanın, bunu her ortamda insanların gözüne sokanın gerekli yerlerde yeşermiş bir ağaç gibi başını eğmesi gerekmez mi? Bazı noktalarda sınırlarına yeni bir sınır eklemesi icap etmez mi? Peki, öyleyse neden..?

Şu noktada dürüst olalım. Dersi sallayan, sürekli geç gelen, derse katılmayan, işi gırgıra alan, terbiyesizlik yapan bir öğrenci söz konusuysa akademisyenin haksız olduğu iddia edilemez. Buna kimse itiraz da edemez. Ama ya istisnalar? Ya hayatın olağan akışı içinde karşılaşılan zorluklar? Hastalıklar, aile yükleri, geçim kaygısı, psikolojik çöküşler… Herkesi aynı cetvelle ölçmek adalet değildir. Kolaycılıktır.
Demir gibi durmanın her zaman bir anlamı yoktur. Bu bazen insanı taştan farksız yapar. Bazen eğilmek gerekir. Bir çiçek gibi… Bazen meyvenin ağırlığıyla başını öne eğen bir ağaç olmak gerekir. “Bu benim idealime uygun değil” demek yetmez. Bu kaçmaktır. Bu ilerde esnetilecek bir duruşun geçmişteki günahı, kusurudur. Çünkü sen her zaman aynı sen olmayacaksın. Çünkü senin o gerekçen, onun idealini dövüyorsa artık esnetme vakti gelmiş demektir. İdeal, insanı ezdiği anda anlamını yitirir. Aslolan başarılı, hassas, nitelikli kulaktan uzun bir boynuzun oluşmasını sağlamaktır.
Her öğrenciyi kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekir. Tolerans tanımak zayıflık değildir. Ama bunu kime, nereye kadar sağlayacağını bilmek de himek sahibi olmayı gerektirir. İşte bu, akademisyenin gerçek sınavıdır. Dersi veren bir doçent olarak buna mecbursun. Sırf dersini alan öğrenciler için bile bunu yapmak zorundasın. Profesör olmadan önce oturduğun sıraları hatırlamak zorundasın. Yaşadığın zorlukları, korkuları, kaygıları… Yeni gelen gençlere aynısını yaşatmanın adı eğitim değildir. Bunun adı…
Evet, öğrencileri zorlamalısın. Ama canlarını çıkararak değil. Öğrenmeleri için mücadele etmelisin, ama onları tüketmeden. İlham kaynağı olmalısın. Ama demir ya da taş olmamalısın. İlahi kanunların bile istisnalarla genişlediği bu dünyada, mutlak katılık sadece kibirdir.
“Asla şaşmam” dediğin ilkelerin çoğu zaman senin için bile anlamsızdır. Ama bunu itiraf edemezsin. İnsana yol göstermeyen her zorluk, sadece kuru gürültü çıkaran boş bir tenekedir.

… Peki hiç düşündün mü, öğrenciler seni nasıl anlatıyor? Koridorlarda, kantinde, yıllar sonra… Eğer bu soruyu sormaktan korkuyorsan, idealist akademisyen değilsin. Sadece idealinin arkasına saklanmış bir otoritesin.
Ve bu, sanıldığından çok daha ciddi bir problemdir.






Okuyucu Yorumları (0)