İnancın Plasebo Etkisi Evet! İnsan! İnsan hastalanır. İlkin insanın kalbi hastalanır sonrasında bedeni.
İnancın Plasebo Etkisi
Evet! İnsan! İnsan hastalanır. İlkin insanın kalbi hastalanır sonrasında bedeni. Demek ki öksürüğün, göğüs ağrısının, tansiyonun, mide spazmının, ritim bozukluğunun… Nedeni ruhsal ve psikolojik sıkıntıların bedeni olumsuz etkilemesiyle olabiliyor. O halde bitkin düşmüş her canlı gibi insanda iyileşmek için yol ve yöntem aramak zorundadır. Öyle ise insanın; her zaman bir ilacın, bir merhemin, derman olacak bir şifanın peşine düşmesi boşuna değildir. Ya da ölümsüzlüğü aramasının!
…Ama anlıyoruz ki ilaçtan önce onun hakkındaki düşüncemiz bizi etkiliyor. İlaçlar, düşünce iyiyse iyi, kötüyse kötü sonuç verebiliyor. Zihnimizde canlandırdığımız çareler plasebo olarak yanımızda veya nosebo olarak karşımıza dikiliyor. Bu kadim durumun hakikatin sadece modern bir adlandırmasından ibaret olduğunu zannetmeyin. İyileştirici gücü olmadığı bilinen bir şey, güven veren bir elden ve inanılan bir kişiden bize geldiğinde derdimize şifa olmuyor mu? Demek ki şifa, kalbin teskin olmasıyla başlıyor.
Olumlu düşünmek yalnızca iyimser bir telkin değil ki! Aynı zamanda insanın dünyayla kurduğu ilişkinin diğer adıdır. Bir şeye “olur” demekle “olmaz” demek arasında çok keskin farklar vardır. Kelimeyi ifade ediş şeklinden ziyade adını bizim koyduğumuz, kader dediğimiz büyük etkiye sahiptir. Aklımızı ikna ettiğimizde bedenimiz hemen itaat etmiyor mu? Yüreğimiz teslim olduğunda ruhumuzdan hemen sonra bedenimiz iyileşmiyor mu? Bu yüzden inanmak tedavinin görünmeyen en büyük ortağıdır.

Bu hakikatin tersi de aynı şekilde gerçektir. Zararsız bir şey, korku ve abartıyla sunulduğunda insan belleği karanlıkla dolmaz mı? Nosebo denilen bu durumun yani şüphenin bedeni nasıl yiyip bitirdiğine defalarca kez şahit olmuşuzdur. Korku! Korku zihnimize kök saldığında en derin noktalara kadar iner. İnsan; çoğunlukla kötü, zehirli düşüncelere kendini kaptırdığı için zarar görür. Tabii ki bu ifadeleri fantastik olarak değerlendirmemek gerek. En az sizin kadar ben de biliyorum ki bazen yukarıda ifade ettiğim şeyden farklı şeyler de olabiliyor. Fakat bu şeyler metnin konusu olmadığı için içerisine girmeyeceğim.
İşin özüne gelecek olursak. Kur’an’ın şifa oluşu, tam da bu zeminde anlam kazanıyor. “Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olanı indiriyoruz” buyruğu, çok önemli bir hatırlatmadır. Demek ki ayet, hakikati kavradıktan sonra gerçekleşecek tesiri anlatıyor. Öyleyse iman ya da inanç ayetlerdeki sırları açan anahtardır. O kapı aralandığında sözcükler bir bir derman olur. Okunup geçildiğinde ise aynı yeri işaret eden kapı, kapısız bir sığınak olur.
Anlatmak istediğim mesele, Kur’an’ın plasebo gibi göreceli bir etkiye indirgenmesi değildir. Aksine, hakikatin kalple kurduğu ilişkinin kaçınılmaz sonucuna değinmek istiyorum. Hakikat, kendisine yöneleni aydınlatır, sırt çevireni ise kendi karanlığıyla baş başa bırakır. Düşünsenize aynı yağmur çatlamış toprağı yeşertip bataklığı çoğaltmıyor mu?
Bakara suresinde (Şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman edenler onun, Allah’tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise “Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?” derler.) verilen sivrisinek örneği, bu ayrımın berrak ifadesidir. İman eden, örnekteki hikmeti görür. İnkâr eden, takılıp kalır. Hakikat, burada değişmez. Değişen kalbin bakışıdır. Aynı söz, birine yol olurken diğerine engel kesilir. Çünkü söz, kalbin aynasında anlam kazanır. Ve ancak anlam kazanan bir şeyin şifası olur.
Günlük hayatta da bunu sıkça tecrübe ederiz. Aynı cümleyi iki kişiye söyleriz; biri şifa bulur, diğeri incinir. Sözü söyleyen kadar, duyanın niyeti de belirleyicidir. Kalp, alacağını alır. İyiyi biriktiren, iyiyi çoğaltır; kötüyü besleyen, kötüyü çağırır. Bu, basit ama derin bir yasadır. Dedim ya aynı yağmur biri tohum eker biri çamur görür. Öyleyse Kur’an kendisini ciddiye almayanlar için şifa kaynağı değildir, diyebiliriz.
Bu sebeple düşüncelerin masum olması şarttır.. Kalpte biriken her düşünce, zamanla yönelişe dönüşür. Yöneliş, alışkanlık olur. Alışkanlık, kaderin ritmini belirler. Kur’an’ın şifa oluşu, bu ritmi ilahi bir ölçüye göre ayarlamasındadır. Sükûnet verir, güven telkin eder, insanı kendine getirir.
İyilik, iyi olana iyi gelir. Güzellik, güzeli davet eder. Hak, hakka yöneleni taşır. Buna karşılık kötülük, kötülüğü büyütür. Batıl, batıla yaslananı dibe çeker. Kur’an, bu ayrımı keskinleştiren bir ölçü kaynağıdır. Kimine merhem, kimine dert olmasının sebebi kişilerin farklı farklı yaklaşımlarından kaynaklıdır.
Belki de yapmamız gereken, kalbimizde biriktirdiğimize dikkat etmektir. Hangi düşünceyi besliyoruz? Hangi söze kapı aralıyoruz? Şifa, dışarıdan gelmeden önce iç alemde kendine zemin hazırlar. Kur’an ayetleri, bu hazırlığın dilidir. Umutla. Teslimiyetle. Arınma niyetiyle…. Kalbimiz de bedenimiz de ancak öyle hafifler.

Kalp, doğruya yöneldiğinde söz şifa olur. Yanlışa saplandığında aynı söz, kahrın sebebi olur. Şifa, merhem, derman; çözüm – aydınlık, ışık, güzellik; sevinç… Bunlar inanan insanın inancıyla dört tarafa şifa olur, kurtuluş kapısını tıklar.






Okuyucu Yorumları (0)