Kalbin Kapısını Açan Metinler
Bir metnin dokunaklı olup olmaması her zaman ne kadar evrensel olduğu ile ilişkilendirilir. Hayır efendim! Bir metnin etkileyiciliği çoğu zaman onun evrensel değerler taşıyıp taşımamasıyla değil, okurun onu kendi dünyasıyla bağ kurup kuramamasıyla ilişkilidir. İnsan, kendi hayatına değmeyen, gündelik yaşantısını, çocukluk hatıralarını anımsatmayan ya da sokakta duyduğu sese dokunmayan bir yazıyı çok da anlamlı bulamaz. Ve bunları barındırmayan bir metin ne kadar kusursuz yazılmış olursa olsun kişiye içine girilecek bir saray havası veremez. Çünkü bir metnin asıl sihirli dokunuşu o bağa ne kadar uygun olduğuna göre şekillenir. İnsanın kalbini ancak geçmiş deneyimlerine ve kültürüne açık bir kapı fethedebilir. Metin ister Dostoyevski’den çıksın, ister dünya çapında ün kazanmış başka bir yazara ait olsun, eğer ruhumuzun bam teline uygun değilse bizde asla yankı bulamaz.
Zaten bizim asıl kopukluğumuz da tam burada başlıyor. Yabancılaşma. Özden, kökten, tanıdık olandan yabancıya doğru akan kopuş. Bu sözü gündelik tartışmalarda kullanılan bir laf olsun diye söylemiyorum. Gerçek anlamıyla dile getirmeye gayret ediyorum. Özden daha doğrusu kültürel kodlardan kopmak, insana yapay hazlar verir. Mış gibi olmasına neden olur. Derin bir teselli veya kalıcı bir tesir hissettirmez. Çünkü içine doğduğu kültüre ait olmayan bir söylem, okurda yalnızca geçici bir heves uyandırır. Basit bir hazza sadece bir parmak banar. Bir süre ilgisini çeker ama ardından sessizce sönüp kaybolur. Kişi bunun her zaman farkına da varmaz. Ama o bu hissetmese bile inkar ettiği, kaçmaya çalıştığı kültürel kodları onu hemen ele verir. Onda daima bir yavanlık olur. Ya da konuşurken ağzından çıkardığı harfler onu ele verir.
Bu inkarın nedenini ülkenin yapısında, toplumun yaşanmışlıklarında aramak gerekebilir. Konumuza dönecek olursak eğer edebi bir metin tanıdık olanla, yaşanmışlıklarla ilişki kurmuyorsa, yalnızca rahatsız edicidir denebilir. Sözler, ne kadar ustalıkla işlenmiş olursa olsun, yabancı bir iklimin kokusunu taşıyorsa, bizde kalıcı bir iz bırakmaz. Biz etkilendiğimizi sansak bile bu bir yanılsama olur. İşte burada şunu anlamak gerek okuma eylemi öncelikle insanın kendi anlayışına, kendi yetişme tarzına uygun olanla başlamalıdır. Ancak bu temelden sonra başka ufuklara yelken açabiliriz.
Edebiyat tarihine baktığımızda büyük yazarlar, kendi coğrafyalarının ruhunu, kendi toplumlarının hikâyelerini yazmışlardır. Biz bunlardan hisse olarak ancak bize dokunduğu kadarını alırız gerisi yine yavan ve etkisizdir. Onların büyüklüğü, başkalarındann önce, kendi insanları tarafından yüceltilmelerine dayanır. Benim için bir milyon Dostoyevski, bir Reşat Nuri’nin, bir Aziz Nesin’in yerini tutmaz. Çünkü Reşat Nuri’nin tasvir ettiği sokaklar, Aziz Nesin’in kaleminden dökülen nükteler bizim hayatımıza dair, bizim gözümüzün önünde şekillenmiş sahnelerdir. Aziz Nesin küfrediyorsa o küfür sokaktan duyulmuş, eşekten söz ediyorsa o eşek bizim köylerimizde dolaşan, pazarda karşımıza çıkan eşektir. Kasvetli, buhranlı, insanın derinliklerini altüst eden bir yaklaşım ile metni kaleme almak öyle zannediyorum ki içimizi karartmaktan öte bir şey değildir.
Oysa sırf bundan kaynaklı bile olsa yabancı yazarların dünyası çoğu zaman bize kapalıdır. Elbette onların yazdıklarıyla da bir ilgi kurulabilir, insana düşünce perdesi açabilir; ama bu çoğu kez geçici bir etkiyle sınırlı kalır. Bir an heyecanlandırır, ufkumuzu genişletir ama kalbimizin derinliklerinde onu hissetmeyiz. Kalbimizi vuracak olan, bizi gerçekten tanıyan, içimizden çıkan, bizim hikâyemizi yazan yazardır. İnsan, kendisini tanımayan bir kalemin sözlerinde kendi aynasını bulamaz. Kişi farklı etkenlerden kaynaklı kendi toplumunu dışlasa bile bebekliği, çocukluğu, gençliği her şeyi ama her şeyi burada inşa edildiğinden dışladığı yere içsel bir kararlılıkla bağlı olmaktan asla kurtulamaz.
İşte burada bir başka gerçeğe daha geliyoruz. İnsan kendi kültürünü tanımadan başka diyarlara el uzatmaya kalkışırsa, dili uzar ama kalbine gem vurulur. Alık alık dolaşıp gözleri şaşkınlıkla göğe dikili vaziyette kalır. Çünkü başka yerde bulduğu her şey, önce kendi kökleriyle çelişir, sahteleşir. Kendi dünyasını, kendi sesini tanımadan yapılan her yolculuk, eksik ve tamamlanmayacak bir yolculuktur.
Ancak şunu da belirtmek gerekir ki: Tüm insanları kalbinden yakalayabilecek, kültürler üstü bir hakikat vardır. O da ilahî olanın kendisidir. Kur’an-ı Kerim, yalnızca bir milletin değil, bütün insanlığın kalbine mıh gibi çakılabilecek sözlerle, en güzel teşbih ve söz sanatlarıyla gelmiştir. Çünkü onun kaynağı insan değil, yaratanın ta kendisidir. Kur’an, kültürlerin üzerinde bir hakikati temsil ettiğinden insanı insan yapan özü hatırlatır. Ve bu da herkesin kolaylıkla onunla bağ kurmasının yolunu açar.
…
Edebiyatın, sanatın, düşüncenin en temel meselesi hâlâ budur. İnsana dokunmak. İnsanı dokumak. İnsanı anlamak. Ama anlamanın ve dokumanın yolu, önce özü tanımaktan başlar. İnsanını bilmeyen, toplumunu bilmeyen, geçmişini bilmeyen bir kalem ne kadar parlak görünürse görünsün, insanın kalbinde asla uzun süreli bir iz bırakamaz. O sadece popüler kültürün bir malzemesi olabilir. Kalbin anahtarı olan metinler, bizden olan, bizi anlatan metinlerdir. Ve bu her yer için aynı şekilde geçerlidir.