Bir yanda İran, Irak, Suriye, Kamışlo, Gazze, Ukrayna, Doğu Türkistan…
Diğer yanda ABD, İsrail, İngiltere, Arap ülkeleri ve…
Tomurcuklar Filiz Vermeden
Gündeme dair yazmak pek âdetim değildir. Fakat son zamanlarda olanlar karşısında insanın nutku tutuluyor. Bu gidişat nereye diye sormaktan kendimi alıkoyamıyorum.
Bir yanda İran, Irak, Suriye, Kamışlo, Gazze, Ukrayna, Doğu Türkistan…
Diğer yanda ABD, İsrail, İngiltere, Arap ülkeleri ve…
Coğrafyalar değişiyor ama manzara hiç değişmiyor. Her yerde savaş, propaganda, algı oyunları, ölüm. Ve yine ölüm. Ve ölüm.
Algı… Algılar… Algılarımızla nasıl bu kadar rahat oynayabiliyorlar, anlamak güç. Kim güçlü? Kim güçsüz? Kim haklı? Kim haksız? Zihnimiz buna karar veremiyor. İnsanlar gerçeklerden nasıl bu kadar çabuk uzaklaştırılıyor? Kurmaca yollarla inşa edilmiş yalanlara nasıl bu kadar hızlı inanabiliyoruz, aklım almıyor. “Topunuz gelin” dediler. Topu geldi. “Topunuz gelin” dediler. Topu geldi. “Topunuz gelin” dediler. Topu geldi. Peki geldiklerinde ne oldu? Yine binlerce insan öldü. Ölmeye devam edecek olan o insanlar. O insanlar ölmeye devam ediyor. Hayat kuşların uçuşundan daha kısa sürüyor. Kelebek ömrü insana ağır ve fazla geliyor. Yine çocuklar, yine kadınlar, yine eli silah tutmayan yaşlılar ve bebekler toprağa savrulmuş yapraklar gibi düşüyor. Daha yeşermeden bir bir düşüyor. Tomurcuklar filiz vermeden…
Tarih boyunca da hep böyle değil miydi?
Adolf Hitler, Benito Mussolini, Mao Zedong, Joseph Stalin…
Roma, Moğol… İsimler değişti, yöntem aynı kaldı. Silahlar değişti… Bir yerine bir seferde bini ölüyor. Ve ağaçlar… Ve kelebekler… Ve Çiçekler… Ve tomurcuklar…

Bugün de tablo farklı değil. Çin, Rusya, Japonya… Güç haritaları yeniden çiziliyor.
Dünya gerçekten büyük mü, yoksa güçlülerin kalemi kadar mı çizgisi belirginleşiyor? Sahi dünya kaçtan büyüktü?
Bir yerde okul bombalanıyor… Ve hastaneler… Ve camiler… Ve düğünler… 165 kız çocuğu ölüyor. Öldürülüyor. Bile isteye… Kuzey Amerika deniyor. Venezuela, Meksika, Arjantin… Ve en çok da Afrika… En çok orada ölüm sessiz kalmıyor mu?
Birleşmiş Milletler, UNICEF, NATO…
Toplantılar, bildiriler, kararlar…
Ama asker yine asker.
Asker… Çocuk…
Asker… Bebek…
Asker… Kadın…
Ve sonunda yine ölüm.
Beyaz perdede gölgelere karışmış ucuz kahramanlar var. Rambo… Bir kuşun… Bir kurşun daha… Ve alkış… Rambo… Rambo kurşun yağdırıyor, alkış alıyor.
Liderler. Sözüm ona liderler. Donald Trump, Benjamin Netanyahu, George W. Bush, Barack Obama… Avrupa… Nato… Birleşmiş Milletler… Ha unutmadan UNESCO…
Jeffrey Epstein gibi dosyalar açılıyor. Şantaj, istihbarat, kirli ilişkiler… Perdenin arkasında kim var sorusu hiç bitmiyor. Bu Epstein onları karalamasına rağmen nasıl patlak verir, diye düşünüyordum. Cevabı İran’a atılan bombalarda saklıymış. Sen istemezsin ama bak elimizde ne var, dediler. Güçlü güçlüye şantaj yapıyor. Şeytan şeytanı avlıyor. Bak o konu da hemencecik kapandı.
Ve bütün bu küresel yangının ortasında kendi memleketimde ekonomik sıkıntı… İntihar eden babalar… Evsiz aileler… Okulsuz çocuklar… Çocuksuz okullar… Zeytini gıdıklayarak yiyen emekliler… İftarını kuru ekmekle açan aileler… Sahur yapamayanlar… Çikolatayı almayı unuttum diyenler… Ve bisiklet… Kırmızı bir bisiklet… Daha çok para için ağlayan zenginler… Satın alınan adalar… Oturamayacakaları kadar çok evler… Villalar…
Şaşırmış bir Müslüman olarak soruyorum. Anlam nerede?

İslam, İsevilik, Musevilik, ateizm, deizm… İnanç çok. Ama ya adalet…
Şah damarından yakın olan Allah’a iman ettiğini söyleyen insan, nasıl oluyor da hakkı bu kadar kolay çiğneyebiliyor? Şeytanın ne zaman müslüman olacak?
Yılanın fısıltısı değişmedi. Elma hâlâ cazip. Cennet vaadi bir araç. Cehennem korkusu kimseyi durdurmuyor.
“Onlar” diyoruz.
Peki biz kimiz?
Belki de en büyük algı, masum olduğumuza inanmamızdır. Gerçekten masum olduğuna inanıyor..?
Dünya büyük mü? Evet, mezarlıklarıyla büyük.
Dünya güçlü mü? Evet, zayıfı ezme konusuyla!
Dünya adil mi? Evet, güçlünün hakkını savunmak için!
Bu gidişat nereye, diye sormaktan uzak duramıyorum… Bu gidişat nereye?
daha fazla karanlığa.
Daha çok savaşa.
Daha çok isimsiz mezarına.

Gerçek bir Müslüman için umut vardır derler. Ama umut, vicdan ölürse yaşayamaz. Vicdan iki gün içinde unutuyorsa, üçüncü gün zulüm sıradanlaşmıyor mu?
Belki de en korkuncu şu:
Artık ölüm bizi sarsmıyor.
Sahi… hâlâ gülebiliyor musun?
Yoksa biz de algının karanlığında, yavaş yavaş insanlığımızı mı kaybediyoruz?






Okuyucu Yorumları (0)