
Gölgelerin Gücü Adına
Hiç kimse, kendisinden neyin taştığı daha doğrusu neyin fazla taştığını fark etmiyor. Yüreğini avucuyla sıkıp suyunu çıkaran, damla damla akan o tatlı kanı başkalarına sunan insan, bir gün o yaptıklarının boşa gittiğini gördüğünde şaşırır kalır. Oysa fazla vermek, en başından beri bir tür hata daha doğrusu bir intihardır. Fark edilmeyen, sessizce işlenen, hiç kimse tarafından umursanmayan bir intihar. Yüzyılın bize öğrettiği şey, “fazlasını verirsen kıymetin bilinmez” cümlesidir. Dünya bu deyişi özümsememizi ve bunu kutsamamızı ister. Duvarların, bulvarların, evlerin, dillerin ya da en bilindik kitapların soğuk taşlarına yazılmış bir ikaz gibi önünüzde duran dünya gerçekliği işte budur. Göstere göstere, gündüzü makas gibi kesip biçen gece gibi katidir bu gerçek. Ne var ki bu ikaz, bizleri korumak yerine, bizi daha öldürücü bir silahla, daha başka aşılamaz bir engelle karşı karşıya bırakıyor.
Bugün, herkes bir diğerine neyi ne kadar verdiğini hesaplama duygusuyla dolup taşmış bir halde. Bu durumun temelinde yer edinen ise “evet, ben gerçekten ziyadesiyle fedakarlık yapıyorum” hissidir. Anne babalar evlatlarından, kardeşler birbirlerinden, dostlar dostlarından… Hakikatte her kişi neredeyse hiçbir ayrım yapmadan tüm muhataplarının ruhundan daha büyük parçalar koparma telaşında. Her göz, biraz daha fazlasını isteyerek etrafı geziyor, her avuç kim daha çok dolduracak diye açılıyor, her kapı önce beni kim içeri alacak diye tıklanıyor. Hayatın bütün terazileri çoktan bozulmuş, alınan şeylerin ölçü birimleri hafızalardan çoktan silinmiştir. Kimin elinden neyi aldığımızı ya da kime ne borçlu olduğumuzu bilmek istemiyoruz.
İşte tam da burada, “fazla verme” sözü, içimizde hem küçük bir koruyucu hem de büyük bir cellat gibi dolaşıp duruyor. Çünkü fazla vermemek, hep benim, sadece benim heybem dolsun demek, iç karartmak, duvarları yükseltmek anlamına geliyor. Kalbi darlamak, nefesi kısarak alıp vermek… Oysa Allah “Ne çok eli sıkı ol, ne de büsbütün aç” diyor. Bu denge, maddi olanla sınırlı değildir. Sevgide, ilgide, merhamette de geçerlidir. Fakat biz, uçların büyüsüne kapılmış bir yüzyılın kendine dönük, gayrısına kapalı çocuklarıyız. Ya hep veriyoruz ya hiç vermiyoruz.
Bu yüzden ilişkiler, mezarlığı andırak sessizlikte çürüyor. Fazla verdiği fikriyle hareket edenler karşılığını bulamayınca bir gün aniden kopuyor (tabii buradaki fazla verme göreceli bir durum. Kime göre? Neye göre?). Az verenler ise verdikleri kırıntının tastamam olduğunu sanarak tek başına kalıyor. Geriye ise, kanı çekilmiş bir kol, rengi solmuş yüz ya da topallayan bir bacak oluyor.
Bazen düşünüyorum da galiba bu çağın en büyük laneti, kimsenin kimseyi olduğu gibi kabul etmemesidir. Herkes, karşısındakini bir “ben yaptım oldu projesi” gibi görüyor. Hal böyle olunca da ilişkiler, doğal olmaktan çıkıp yapay bir zemine yerleşiyor. Tekinsiz bir laboratuvar deneyi gibi denekleşiyoruz. Ve biz, en olunmadık şekilerle deneyin ortasında, birbirimize yabancılaşan insanlar oluyoruz. Allah’ı ve bizden istediği hakikati sanırım bile isteye ıskalayarak bunu yapıyoruz.
Doğru yolu bulmak, düz ve rahat yürünen bir yolda ilerlemek değildir. çünkü karanlıkta yol alan biri, ışığın nereden geldiğine değil, gölgesinin ne kadar uzadığına bakar. İşte tam da bu yüzden fazla vermek ile cimriliğin arasındaki o ince yol, bir “gölge boyu” ölçüsüdür. Oysa gölge ne kadar uzunsa, gün o kadar batmaktadır. Ne kadar kısaysa, ışık kör edecek kadar yakındır. Biri diğerinden daha tehlikeli iki durum. Farklı gibi görünen ama temelde aynı olan iki şey. Ve bunlara hapsolmuş biri neliği kavrayamaz. Tıpkı bunları yazarken benim neliği kavrayamadığım gibi. Özün özden kopuşu, çukura yuvarlanışı, kişiyi başkasına değil kendisine karşı alt edişi.
Fakat modern dünyanın hengamesinde ya da türlü türlü sıkıntı ve derdin arasında hangi cesur kişi durup ölçüyü tartabilir? Herkes (ben,sen, o, biz, siz, hepimiz) biraz daha fazla almak için koşturuyor. Ve bu koşuşturmada…
Kanaatimce asıl mesele şu: Bu yıkım ve vahşet çağında, “denge” kelimesi, artık romantik bir masal kahramanı gibi gören bizler… Kimse inanmıyor, kimse “uğruna” savaşmıyor. Farklılıklar kendini yitirmiştir bir kere, kılıçlar çekilmiştir… Benlik yüceltilmiş; orta yol, silik ve sıkıcı bir hale gelmiştir. Filan kişinin nahifliği bir anlam ifade etmiyordur. Oysa belki de tek kurtuluş, bu sıkıcılığın çemberine gizlenmiştir. Çünkü düz bir çizgide artık ne denge, ne ağır basma, ne de bir koruma vardır.
Bir kez daha itiraf edeyim, ben de bu dengeyi tutturabilmiş değilim. Bazen elimden taşanları kontrol edemiyorum, bazen hiç vermiyorum, bazen olabildiğince keskin oluyorum, bazen ise kalbimi öyle sıkı kapatıyorum ki içeridekileri boğuyorum.
Gölgemizi ölçebildiğimiz gün, onun gücünü fark ettiğimiz gün, belki fazla vermek ile cimriliğin arasındaki o ince çizgide denge halinde olmayı başaracağız. Ama o güne kadar, fazlasını vermek ile hiçbir şey vermemek arasında savrulmaya devam edip duracağız. Ve bu savruluş, bu çağın asıl kıyameti olarak kalmaya devam edecek. Ta ki…