Görülmeyen Yara (Azınlığın İç Sesi)
İnanç insanın her şeyidir. Uğruna kellesini, malını, biriktirdiğini… Her şeyini feda edeceği tek her şeyi. Hatta… Görülmeyen Yara (Azınlığın İç Sesi)
İnanç insanın her şeyidir. Uğruna kellesini, malını, biriktirdiğini… Her şeyini feda edeceği tek her şeyi. Hatta o, insanın iç dünyasını çekip çevreleyen, hareketini yavaşlatan veya hızlandıran gözle görülmez en gerçek mimarıdır. Doğduğumuz coğrafya, bize öğretilen dualar, çocukken duyduğumuz kıssalar ve kırılmış umutların sessiz dilleri… Bunlar birleşince, inanç kimliğimizin iskeletini ipek bir kumaş misali örter. Bu giysi kişiyi hem korur hem de sınırlar çizer. Gidebileceği mesafelerin kilometresine mim koyar. Kimi zaman bir sığınak, kimi zaman ferahlık kapısı, kimi zaman ise aklını daraltan bir kafes oluverir.
Ve itiraf edeyim ki kişisel olarak benim için, inanç; Allah’ın işaret ettiği yöndür. Bu benim ayaklarımın durduğu sabit durağımdır. Ama benim bu durağım, farklılık içinde var olmaya zorlanan insanları görmezden gelme anlamına gelmez. Tam tersine, inancım beni şekillendirerek hangi noktada nasıl durmam gerektiğini bana öğretir. Azınlık olarak var olan farklılığın (sapkınlıklar hariç) ruhunlarında açılan derin yarayı okumamı inancım sağlar. Körü körüne bir bağlılıktan ziyade bunun altında ciddi bir emek ve gayret vardır.
***
Bir toplumun topyekun kabul ettiği inanç, yaşadıkları coğrafyanın dili, kanunu, yasası olur. Herkesçe kabul görmüş bu ortaklık, bireyi kale gibi sağlam duvarların içerisinde korur. Kimlik kazandırır. Bir aidiyet duygusu taşımalarını sağlar. Dualar aynı dilde göğe yükselir. Yasalarıyla her mazlumun yüreğini aynı şekilde ferahlatır (en azından bunu bekleriz). Ancak şunu unutmamak gerek; inançla tesis edilmiş bu ortaklık azınlıklar için bir yok olma anlamı taşır. Çünkü kendi fikirlerini paylaşacak pek kimseleri yoktur. Düşünün ki kırsal bir köyde aynı inancı paylaşan sadece iki kişi kalmışsınız. Bakkal veresiye vermez, çocuklar taş atar, hal hatır soran komşu yoktur. Dahası… İkinizden biri vefat ettiği zaman cenazeyi yıkayacak, sarıp sarmalayacak, duasını okuyacak kimsecikler yoktur…. Ve en ağır yük olarak kabre taşınması bile sadece kalan kişi tarafından yapılacaktır. Taziye için kimsecikler gelmeyecektir. İşte o zaman inanç; ya kor bir ateşe dönüşüp yüreğinizi yakacak ya da taşınamayacak bir ağırlığa dönüşecektir. Yalnızlık ezici, yıkıcı ve yıpratıcıdır. Belki öyle olacak ki gözden yaş bile süzülmeyecektir. İşte bize fiziksel şiddet olmaksızın ruhu paramparça eden işkence.
Gazze… Kanayan yaramız. Mağlubiyet duygumuz. Ensemizdeki şaplak… Gazze‘yle konuyu daha karmaşık bir hale getireyim Orada insanlar, ortak bir inançla birbirine kenetlenmiştir. Herkeste aynı duygu ve düşünce vardır. Allah… Bu, çoğunluğun tek fek ferahlık kapısıdır. Hatta en büyük kapısı! Bu kapı yoğun baskı, kıtlık, sistemli şiddet gibi fiziksel yıkımların varlığında bir umut ve teselli kaynağıdır. İnanç etrafında kenetlemiş insanlar her şeyi göz almış şekilde var olmaya çalışmaktadır. Ferahlatan tarafı, acını paylaşabileceğin çok fazla sayıda aynanın olması. Yıkıcı tarafı zaten malum. Gazze’deki insanların bombalar karşısında hissettiği yalnızlık, toplumsal aidiyet duygusuyla zayıflar, diğer yandan bireysel kırılganlıkları gün geçtikçe kaybolur…
Doğu Türkistan örneği ise farklı bir trajediyi işaret eder bize. İdeoloji ve devlet politikalarının yarattığı görünmez baskı! Orada, kimliği, dili ve inancı nedeniyle sistematik asimilasyonla karşı karşıya kalan bir toplumun ruhsal yıkımı ciğer dağlanmasıdır. Yüzeyin altında sessiz ama derin bir çığlık gök kubbeyi kuşatır. Fiziksel saldırıların yanında, kültürel erozyon, hafızanın silinmesi ve günlük yaşamın..! Azınlık olmanın, aynı fikri paylaşan bireylerin yokluğu, avazın sağır kulaklara çarpması… Acı, kan, göz yazşı… Yalnızlık… Yalnızlık… Ve yalnızlık!
***
Yurdumda gözlemlediğim bir gerçek.. Azınlık olmanın verdiği incinme, bazen çoğunluğun farkına bile varmadığı derecede fark edilmeyen bir acıdır. Bununla yaşayan insanlar, sürekli savunma halinde olur. Kendi kimliğini saklama, konuşmama, farklılığı kamufle etme… Zamanla kişinin kendine yalancı bir güven inşa etmesine yol açar. Böylece insan dışarıdan korunmuş olur. Ama içten içe yıkılmış bir harabedir. Bu ikilem, bireyin ruhunu kemiren çürümenin habercisidir. Gövde ayaktadır, ama kök artık suyu çeken kılcal damarlardan mahrumdur.
Aidiyet duygusu, yalnızca bir fiziksel güvenlik alanı değil ki! O aynı zamanda insanın kendini haklı, anlamlı ve uyumlu hissetme mekânıdır. Bir yerde aidiyet yoksa, insanın yaşamı her an uçurumun kenarında yürüme hissiyle dolup taşar. Bu his, insanı küçük düşürür, kırar, bazen de öfkeye ya da intikam düşüncelerine sevk eder. Batıya göç edenlerin hikâyelerini duyduğumda sinirlenip üzülmemin nedeni tam olarak budur. Bazıları kendi topraklarını terk edince aidiyetin kolay elde edildiğini, yer değiştirince tüm izlerin silineceğini sanıyor. Hayır, hayır! Aidiyet, yer değişimiyle inşa edilemez. Doğduğun yerin seni üzerindeki etkisi o kadar büyüktür ki kökler en derinde saklı kalır. Belleğin içindeki hisler öyle basitçe yok olur mu?
İnsanlık açısından asıl trajedi, aidiyetin ayrıcalıklı olmasıdır. Çoğunluğun rahatlığı için azınlığın acısının görmezden gelinmesi… Toplumsal vicdanın zafiyeti budur. Ekonomi, politik çıkarlar veya kültürel normlar ne kadar güçlü olursa olsun, insanın temel ihtiyacı olan ilişki ve tanınma duygusu kucaklaşmanın en kestirme yoludur. Tanınma ihmal edildiğinde toplum kalpsizleşir. Kaskatı kesilir. Taşlaşır. İnsanlar birbirine sırt döner. Yıkım ve savaş çıkar. Oysa siyasi aktörler, örgütler, dini cemaatler, sivil toplum kuruluşları azınlığın ya da yok sayılmışların önemini anlamakta acizler…







Okuyucu Yorumları (1)
[…] fırlayıp karanlığın ortasında gözlerinden süzülen yaşlarla uyanırsın. İlk anda neler olduğunu anlamaya çalışırsın. Karaltılar duvarda dolaşıyor ve kalbin gök gürültüsü gibi çarpıp göğüs kafesini […]