Akıl akıldan üstünse, boş beyin de boş beyinden daha aşağıdır. BOŞ BEYİN ŞEYTAN VE DİĞER MACERALAR
BOŞ BEYİN ŞEYTAN VE DİĞER MACERALAR
Derler ki “Boş beyin şeytanın oyun alanıdır.” Bu sözü duyduğumda gözümün önüne hep şu gelir: Tolkien’in Orta Dünya’sının bir köşesinde, garip sislerle çevrili kocaman bir çayır ve gözleri fal taşı gibi Gollum… Üzerinde tek bir fikir bile bitmeyen dümdüz, çorak bir arazi. Boş beynin kuru çayırlarında ne bir inek ne de bir koyun otlayabilmektedir. Şeytan oraya yerleşmiş durmaksızın elindeki topu sektiriyordur. zaman zaman ip atlıyor, bazen de “Hadi bakalım bugün seni kime küstürsem?” diye kendi kendine oyalanıp duruyordur. Biliriz ki boş beyin dediğimiz yer, tıpkı boş arsadan farksızdır. Bir bakmışsın lunapark, bir bakmışsın tuğla fabrikası. Ne olacağı tamamen kiracının niyetine kalmış.

BOŞ BEYİN ŞEYTAN VE DİĞER MACERALAR
Akıl akıldan üstünse, boş beyin de boş beyinden daha aşağıdır. Çünkü dolu beyin en azından bir şeylerle meşguldür… Hiç olmadı kendisiyle konuşur, kitapla tartışır, yolda yürürken kaldırım taşını bile sorgular. Ama boş beyin? O sadece teneke gibidir. Bir bakarsın söylediğin şey karşıya varmaz, bir bakarsın gürültüsü bütün mahalleyi ayağa kaldırır. Ya da yankısı dönüp dolaşıp aynı yere gelip çarpar. O yüzden boş beyinli insanların en yüksek sesleri genelde içlerindeki karmaşanın sesidir.
Biliriz ki ne zaman anlamsız bir kavga ya da gereksiz bir huzursuzluk baş gösterse temelinde daima boş beynin getirdiği bönlük vardır. Beyin akılsız kalınca, cevap üretmek yerine yumruk sallamaya başlar. Savaş çıkartır. Muhatabına verecek sözü kalmamış kişi, “O zaman onu sırtından vurayım da güçlü olduğumu anlasın,” gibi tuhaf bir mantığa sığınır. Yenilse de yense de fark etmez onun için… O hâlâ aynı çukurda debelenmeye devam eder. His dünyası, susuzluktan çatlamış toprak gibidir. Üzerine ne serpilirse serpilsin yeşermez. Merhametten bahsetsen seni zayıf görür, empati kursan top gibi yerden sekip kafana çarpar
Peki çare nedir? Kitap okumak, gezmek, yeni insanlar tanımak… Elbette bunlar muhteşem şeyler. Beyni bilgiyle doldurup ilimle genişletmenin adı… Ama bunların her zaman hakikate kapı açamadığı kesindir. Zira tarihe bir bakalım, şöyle bir göz gezdirelim eskilere… Kılıcı, oku, hançeri… Topu, tüfeği… Kitle imha silahlarını kim icat etmiş? Boş beyinliler mi? Bunların mucitleri öyle “okumamış cahil kişiler” değildi. Gayet yüksek mühendislerdi. Hem de ne yüksek, ne yüksek… Demek ki diplomanın şanı boyu geçebiliyor ama ya insanlığa katkısı…
Yani beynin dolu olması, bilgi deposu olmakla ölçülemez. Zira çok merkeplerin kitap yükü taşıdığına şahit olmuşuzdur. Dolu beyin, değer taşır. Merhamet… Vicdan… Empati… Anlayış… Sadelik… Düşünce… Dua… Aksi hâlde, bilgiyi yanlış elde cehaletin en organize suç örgütüdür.
Bu noktada insanı düşünmeye sevk eden çok güzel bir örnek vardır. Bir anime. Adı Violet Evergarden. Hiçbir insani duygu taşımayan, adeta savaş makinesi olarak programlanmış bir karakter… Animeyi izlerken insan şöyle der: “Tamam, bu kız bizim Batman’in azılı düşmanı Joker’den bile daha duygusuz.” Ama hikâye ilerledikçe o sert zırhın altından bir insanlık filizlenmeye başlıyor. Demek ki savaş makinesinden insan olmaya uzanan yol… Okunan kitaplarından değil, bir başkasının acısını fark etmesinden geçiyor (Animeyi izlerseniz, oradaki mektuplarla ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız). Bu dönüşümün kendisi büyük bir ders niteliğinde… Zeka var, güç var, ama asıl mesele kalpteki ışığı yeniden yeşertmek.
Kitap cehaleti alır ama bazen eşeklik baki kalır, derler ya… O yüzden işin sırrı eğitimde değil, hakikati incitmemekte. Bir çocuğun başını okşamak… Bir ihtiyara yer vermek… Bir dostun derdini gerçekten ama gerçekten dinlemek… İşte bunlar beynin içindeki o koca boş ahırı “cevher bahçesine” çevirir.
Avare beyinli insanların gerçekte elleri boş, çığırtkanlıkları yüksektir. Onlar bacasız fabrika gibi gürültü ve üretkensizdir.
Zihnin dinamiğinde derinlere doğru bilgelik rüzgârı eser. Hazineler en karanlık mağaralarda saklanır… Ama her karanlık mağarada hazine yoktur. Hatta çoğunda yoktur. Yine de eski kitaplar mum ışığında okunur… Bazıları terk edilmiş harabedir. Kapılar gıcırdar. İçeride örümcekler cirit atıyordur… Ya da şeytan onların yaramaz kuzenidir. Damarlarda süzülerek ense kökünden yakalamaya çalışır. Çünkü kimse yoktur ki onu durdursun. İnsan olandan başka.
…
“Boş beyin şeytanın oyun alanıdır” sözü hem bir uyarı hem de komik bir tespittir. Zira insan bazen çevresine bakınca şeytanın oyun alanlarını görür ve “Evet ya, bunun beyninde sadece kargaşa tam gaz devam ediyor,” der.
Dilerim hep birlikte şeytanın oyun alanlarını kapatır, zihnimizi huzurlu bahçelere dönüştürürüz. Hakikatin kapıları, yürüyeceğimiz yolda hem aklımıza hem kalbimize ışık olsun.







Okuyucu Yorumları (2)
[…] hangi noktada nasıl durmam gerektiğini bana öğretir. Azınlık olarak var olan farklılığın (sapkınlıklar hariç) ruhunlarında açılan derin yarayı okumamı inancım sağlar. Körü körüne bir bağlılıktan […]
[…] Sen… Evet, sen, tam (…) yaşındasın. Daha dün gibi görünen, içerisine bin hatıra sığdırdığın uzun zannettiğin yılların geride kalmış. Öğretmen… İnşaat işçisi… Çoban… Mühendis… Asker… Boş gezen… Felsefe… Geometri… Astronomi… Müneccim… Kuyumcu… Muhtar… Baba… En çok da Ekonomist… Kel kalmış birisin artık. Yarın uyandığında okula… İnşaata… Yaylaya… Ofise… Kışlaya… Sokağa… gitmeyeceksin. Sınıf, tebeşir kokusu, öğrencilerin merakı… Anlam… Edebiyat… Dergiler… Gazete… Haberler… En çok ölüm ve yıkım haberlerini… Harabeler… Defineye Malik viraneler… Hepsi ama hepsi sadece bir hayal artık. Önünde yeni bir hayat var ama bu hayatın adı bile seni ürkütüyor: (…)’lilik. Ağaçlar (…)’li olur mu? Ağaçlar da benim gibi tuhaf mı? […]