Vicdan Tutukluğu

Vicdan Tutukluğu

Dünyadaki suni gündemi takip etmekle, kendi gündemini yaratmak arasındaki fark tahminlerin ötesinde bir öneme sahiptir. Kendi gündemini yaratamamak basit bir yapı olmaktan daha derin birçok ruhsal yoksunluğa işaret eder. Biz (Müslüman coğrafyasının bir parçası olarak ya da ona yakın duran vicdanlar olarak) bir haber dalgasının bizi körlemesine yaydan fırlattığı bir ok uca benziyoruz. Gündem hangi tarafı yüceltiyorsa, yönümüz oraya kayıyor. Bu, sadece gerçekleri anlayamıyor olmak değil ki! Hangi acının görünür, hangi acının görünmez kılındığı konusundaki tutukluğumuzun göstergesidir. Hatta aynı zamanda irademizin ve ahlaki tercihimizin yabancı bi el tarafından yönlendirildiğini farkedememe meselesidir.

Filistin elbette kanayan bir yara… Gazze bizim için bir iman, bir tarih, bir duruş simgesi. Gazze bir travma olsa da bu böyledir. Ama sormam gerekiyor, neden yavan kalıyoruz? Bir acının görünürlüğü, yalnızca dünyanın (özellikle de Batı medyasının) ilgi ve alakasına mı bağlıdır? Eğer öyleyse, bizim ‘kendimizden’ olanı savunma dürtümüz direnişin sesini nereye taşıyacak? Peki, içimizde bir yerde, başka coğrafyalarda baskıya ve fenalığa maruz kalan diğer yerlerin feryadı ne olacak? Onları önemsemeyecek miyiz? İnsanlar tarafından dünyanın herhangi bir yerinde sistemli şekilde onur kırıcı bir şey olduğunda… İtirazın gür sesi neden ‘batı gündemi’nden gelmek zorunda kalıyor?

Kanaatimce bunun altında iki derin yarık bulunuyor. Politik-Ekonomik ilişkiler. Bir yanda küresel çıkarlar ve ticari bağlar, diğer yanda ise bizim, kendi kimliğimizi inşa etme zahmetinden kaçışımız. Sesimizi yükseltme, dile getirme ya da dik duruş sergileme sorumluluğu bizi korkutuyor. Dahası zor geliyor. Ekonomi kötüye gitmesin diye susmayı tercih ediyoruz. Böylece mağduriyeti konuşma biçimimiz başkaları tarafından önümüze konmuş oluyor. Hatta öyle ki bireysel sorunlarda bile bunu tercih edip güçten yana tavır takınıyoruz. Sizce de böylesi bir tepki bizlere çok yazık etmiyor mu?

Bu durum iki yüzlülüğümüzün konmamış adıdır. Yani modern dünyadaki ahlaki çöküşümüzün zirveye dikilmiş bayrağı! Çin’in Doğu Türkistan’da, Rusya’nın Ukrayna’ya, başka bir yerin başka bir yere… Tabi Yemen’i unutmayalım…. Bizim tarafımızdan bakınca hiçbir şeyin görülmediği kesin. Kendimize itiraf etmesek bile İsrail’in Gazze’ye uyguladığı şiddeti kınayıp bu sebeple İsrail menşeli ürünleri boykot ederken… Oysa diğerlerini boykot etmek aklımıza bile gelmiyor. Ben bunun insanlığın ortak vicdanına karşı işlenen bir ihanet olarak görüyorum. Çünkü haksızlık her nerede ise, insanlığın bir parçası orada incinir. İncinmeli. Dili, dini, ırkı, rengi gözetilmeksizin olmalıydı bu! Hani Rachel Corrie diyordu ya, “zulüm bizdense ben bizden değilim,” diye, işte haksızlığın kırılma noktası tam olarak bu olmalıydı. Çünkü gür bir ses yıkılınca bütün insanlık biraz daha sessizliğe gömülüyor. 

Peki ne yapmalı? İlk adım, gündem kurmak için cesaretli bir iç muhasebeyle başlamalı. Medyayı ele geçirme fikrinden bahsetmiyorum… Önce hangi değerlere sahip olduğumuzu, hangi dini ya da evrensel ahlaki ilkelerle hareket edeceğimizi netleştirmek gerekir. Her zulme, her mazluma aynı gözle bakmak… Aynı acıyı paylaşıp etki altında kalmadan aynı gür sesle ağız olmak… Ayrıcalık tanımayan bir ahlak inşa etmek… Bu, ‘Filistinliler konusunda duyarlıyız ama diğerlerinde değiliz’ türü acayip durumların ötesine geçen pratik bir istektir.

Ayrıca pratik önlemler de şart. Bunların başında önce öğrenmek gelir. Sonra bilgi üretimi, akademik çalışmalar, uluslararası dayanışma ağları kurma, ekonomik bağımsızlığın yollarını arama gibi birçok şeyle takip edilir. Boykot söylemleri anlamlı olabilir, ama samimiyeti sorgulamayı unutmayalım. Birinin ağzından İsrail ürünlerine karşı, “efendi ne boykotu ben onların ürünlerinden müstağniyim,” benzeri bir ifade hatırlıyorum. Hala aklımda olan bu ifadeyi mantık olarak hiçbir yere oturtamıyorum (bu burada kalsın).  Bir ürünün ‘boykot edilmesi’ toplumun vicdanına hitap eden eylem haline gelirse, eylem politik ve ahlaki etkisini kaybeder (nitekim şu an öyle bir durum söz konusu). Samimi boykot, ahlaki tutumdur. Alışveriş tercihleri üzerinden vicdan oluşturmanın küçük ama süreklilik gerektiren bir pratiği gibidir. Ancak bu pratik, yalnızca bir kez tekrarlanan gösterilerle değil, ekonomik bağımsızlıkla beslenmelidir. Yoksa hiçbir anlamı kalmayacaktır.

Asıl mesele, beklemeyi bırakıp kendi gündemimizi kurma cesaretini göstermektir. Bu, eğitimde, sanatta, medyada, sivil toplumda ve siyaset sahnesinde süreklilik isteyen, ısrarcı bir çaba olmalıdır. Kendi hikâyelerimizi anlatmak, dilimizi, acımızı, onurumuzu dünyaya duyurmak için birer ağ örmek zorundayız. Bu, zaman alır, ama tutarlı bir hareketle, sesimiz yankı bulacaktır.

Son olarak, insanı insan yapan şey, zalime karşı bir söz söyleme kudretidir. Bizim için görev, seçilmiş acılar üzerinden kimlik inşa etmek olmamalıdır. Bunu hangi sivil kuruluş, islami ya da farklı bir cemaat yaparsa yapsın karşılığı olmayacaktır. Hakikatle hareket edip her zulme karşı aynı duyguyla… Eğer bunu başarabilirsek, o zaman medyanın, güç merkezlerinin ve ekonomik çıkarların sığ oyunları bizi birbirimize kırdırmayacaktır. Bizi birbirimize yabancılaştırak perde yırtılacak, hakikat bize tekrardan yüzünü gösterecektir. Vesselam.

 

Mustafa AYYÜREK



  • İlişkili Olduğu Yazılar

    İnancın Plasebo Etkisi

    İnancın Plasebo Etkisi Evet! İnsan! İnsan hastalanır. İlkin insanın kalbi hastalanır sonrasında bedeni. İnancın Plasebo Etkisi Evet! İnsan! İnsan hastalanır. İlkin insanın kalbi hastalanır sonrasında bedeni. Demek ki öksürüğün, göğüs…

    Oku

    Kötülük Kötüdür Peki ya İyilik

    Kötülük Kötüdür Peki ya İyilik

    Oku

    Okuyucu Yorumları (2)

    Bir Ağaç Yalnızca Bir Ağaç Değildir - Fay Hatları Aralık 3, 2025 saat 6:09 pm

    […] süre sonra, yavaş yavaş, gecenin seni sarıp sarmalayan sessizliği içerisinde kendine gelirsin. Az önceki  fırtına dinmiştir. Serin yaz akşamı, yaprakların usulca […]

    Görülmeyen Yara (Azınlığın İç Sesi) Aralık 4, 2025 saat 9:06 pm

    […] olma anlamı taşır. Çünkü kendi fikirlerini paylaşacak pek kimseleri yoktur. Düşünün ki kırsal bir köyde aynı inancı paylaşan sadece iki kişi kalmışsınız. Bakkal veresiye vermez, çocuklar taş atar, hal hatır soran komşu yoktur. […]

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir